Jul 28, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under : , ,



Foucault okumak ve özellikle de bir ders dahilinde onu anlatmak oldukça zor bir iş. İktidaryönetimselliksöylemdisiplinitaaktar bedenlergözetim vs gibi kavramların içselleştirilmesi, gündelik hayatla birlikte düşünülmesi ve öğrencilerin bakış açılarında yer edinmesi gerekiyor. En zor kısmı da budur zaten; bireylerin içine adeta batmış oldukları gündelik hayatlarına mesafe alarak, kuramsal aracılar vasıtasıyla onlara eleştirel yaklaşmak ve yaşananları kavramsallaştırmak...

İşte Esra Erol’un Foucault üzerinden okunması tam olara da böyle bir zeminde hiç beklenmedik bir durumda gerçekleşmişti. “İletişim Sosyolojisi” üzerine bir derste Foucault haftasında belli başlı temel kavramları ikinci sınıf lisans öğrencilerine anlaşılır bir şekilde aktarmak gerekiyordu. Öncelikle “Hapishanenin Doğuşu” üzerinden disiplin ve gözetim olgusunu açıklayarak başladım. Sınıfı da toplu bir diyaloğa davet ederek hemen ardından kendimizin nasıl gözetlendiği ve disiplinli bir hale getirildiği üzerinden bir resmi ideoloji eleştirisinde bulduk kendimizi.

Dersin ilk kısmı bittiğinde, Foucault ile bu ders vesilesiyle tanışmış olan öğrencilerin bakış açılarının ne derece etkilendiğini kestirmek güçtü. Sınavları zerre kadar önemsemeyen ben, derslerin kendisinin farklı bireyler arasında bir karşılaşma fırsatı olabileceğine, bu yönüyle toplumsal bir deneyime işaret ettiğini düşünüyor ve ders ortamlarını bireylerin hayatına dokunacak sohbetler için ortam hazırladığını, bakış açılarını çoğullaştırabilecek, onları radikal bir şekilde demokratik bir düzlem için dönüştürebilecek bir fırsat olarak değerlendiriyordum. 

Acaba Foucault ile bu dönüşüme katkı sağlayabilecek miydim?

İkinci derse başlarken Foucault’nun disiplin kavramından devam ederek, itaatkar bedenler olgusunun günümüzde neye işaret ettiğine, militarizmin gündelik hayatlarımıza nasıl sirayet ettiğine ve ne türden öznellikleri bizler için kurguladığına değiniyor ve gündelik hayattan hadiselerden hareketle örneklendirmeye çalışıyordum. Sonrasında söylem üzerine tartışmaya başladık. Söylem’in tam olarak neyi ifade ettiği, sıradan bir konuşmadan ne gibi farklıklar arz ettiği, nasıl eyleme geçtiği ve eylemde bulunduğu, ne türden toplumsal gerçekliğimizi ürettiği üzerinden kuramsal bir çerçeve çizdiğimde, halen daha konuşmalarımızın bireylerin hayatlarına dokunamadığını hissediyor ve içimde bir kaygıyla dersi sürdürüyordum. Öğrencilere hiç beklenmedik bir yerden dokunacak bir örnek üzerinde durmak gerekiyordu.

Günümüz toplumunun mühim evlendiricisi (!) Esra Erol, tam böyle bir zamanda imdadıma yetişti.

“Arkadaşlar, aranızda Esra Erol izleyen var mı” diye sorduğumda herkesi bir gülme aldı. Kimsenin kendisini işaret etmeyeceğinden zaten emindim. “Ben mümkün olduğunca izlemeye çalışıyorum; özellikle akşam eve gittiğimde son bir yarım saatine yetişmiş oluyorum” dediğimde sınıf kahkahaya boğulmuştu. Derken yaklaşık bir saat içinde, Esra Erol üzerinden Foucault’nun en önemli kavramlarını nasıl geçebildiğimizi görmek oldukça çarpıcı bir deneyim olmuştu.


Esra Erol’un evlilik programı, Foucault’nun kavramsal hale getirmek istediği bir boyutuyla söylemin (discourse), toplumsal gerçekliğimizi nasıl kurgulamış olduğunu gösteren oldukça iyi bir örnek. Bu program dahilinde aile, evlilik, toplumsal cinsiyet, babalık, annelik, cinsel yönelim vs üzerine söylemlerin yeniden üretildiğini görüyoruz. Heteronormatif bir söylem, mevcut düzlemin önde gelen olgusu. Bunu, lezbiyen bir kadın, “bir kadına talip olmak” için telefona bağlandığında Esra Erol’un sinirden titreyişinden ve homofobik tepkisinden zaten anlamıştık.

İkincisi, Esra Erol kadınlar ve özellikle çocuk gelinler üzerine bir kitap yazmış durumda. Buna rağmen programa çocuk sayılamayacak ancak 18-20 yaş arası genç kadınların katılarak, yoksunluk koşullarından “kurtulmak” amacıyla “erkek ile evlendirilmeleri” sürecine karşı Esra Erol’un hiçbir müdahalede bulunmadığına, tam aksine bunu meşrulaştırdığına rastlıyoruz. Onun için genç kadınların evlenmesi hiçbir sorun arz etmediği gibi, mümkün olduğunca hemen çocuklarının olması da oldukça önemli. Yoksul çiftler mi? Sorun değil; “ne de olsa Allah rızkını verir”. Bir keresinde yaklaşık 20 sene evli kalan ancak çocuğu olmayan 50 yaşındaki bir erkek katılımcıya çok kızdığını, onun çocuk sahibi olmamasına hayret ettiğini ve bunun için stüdyodaki seyircilerden de destek gördüğünü hatırlıyorum. Evlenmeye gelen erkek katılımcı ise sadece şunu diyordu: “Maddi durumumuz iyi değildi”... Belki erkeğin çok daha farklı sorunları da olabilirdi ancak Esra Erol’un baskıs”, aslında “çocuk üretmeyen bir erkeğin iktidardan düşeceği” şeklinde inşa edilmiş bir erkeksilik kavramının altı çizilmiş oluyor; evlenmeye gelecek müstakbel damatlar bu gibi konularda dikkat etmeleri için uyarılıyordu.


Kapitalizm ve patriyarkanın kesişimselliğinde mükemmel hayat söylemi de, toplumsal cinsiyet dahilinde Esra Erol’un gösterisine eklemleniyor. Ali Özbir ile evli olan Esra Erol, çocuk sahibi olmasının öncesi ve sonrasında özel hayatını sürekli olarak bir gösteriye dönüştürerek programında seyircilerle paylaşmıştı. Anne olacak kadar şanslı bir kadın olduğunu ifade ederek Allah’a şükrediyor, ağlıyor ve seyirciler de onunla birlikte ağlıyorlardı. Annelik söylemi, Erol’un mükemmel kişiliğinde şekil buluyordu. Ayrıca Erol, zor koşullarda kendini yetiştirmiş, televizyoncu olmuş ve şimdi, “jeep’inden ayrı otobüste seyahat eden insanlara bakarken onların hallerine üzülüyor, ağlıyordu.” Sınıfsal bir kibir, kapitalizmin söylemine eklemleniyor ve gözetleyici bakışlarını yoksullara doğrultuyordu. Eşi Ali Özbir, Erol’un canlı yayını süresince kimi zamanlarda kuliste onu bekliyor; hatta ve hatta katılımcılarla sosyalleşiyor, pek çok katılımcı “Ali abiyle de konuştuk bunu” diyerek yorum yapıyor, “Ali abiye selam söylüyör” ve bazı zamanlarda olumsuz olaylara müdahale ederek koruyucu bir rol oynarken, ideal erkek olarak kodlanan toplumsal cinsiyet rolü yeniden inşa ediliyordu.

Kendi hayatından parçaları sürekli olarak kameralara aktaran Esra Erol, son olarak programına yeni bir format ekleyerek evlenmeye gelen kadınları ayrı bir evde ağırlıyor ve onların hayatından kesitleri adeta BBG evini anımsatan şekillerde izleyiciye sunuyor. Kadınlar hep bir arada kalıyor, evlilik, kadınlık, annelik söylemlerini hep beraber yeniden üretiyor, Erol’un ekibinin “fedakar” çabaları ile her kadın bir hafta kuradan çıkarak güzellik salonuna götürülüyor, “çok güzelleştiriliyor” ve ertesi hafta canlı yayında defile yapıyor... Bu sırada onun güzelliği, daha fazla erkeğin onu aramasını sağlarken, kadının “pazarlık payını” güçlendiriyor ve erkeklere daha fazla naz yapabilmesi noktasında onu güya güçlendiriyor. Halbuki söz konusu süreç, kapitalizmin ve patriyarkanın disipline eden bakışlarının kadın bedenine yönlendirilmesinden başka bir şeye işaret etmiyor...

Bu sırada; katılımcı kadınlar ve erkeklerin, Esra Erol’dan habersiz bir şekilde flört etmeleri de yasak. Şayet birbirinden hoşlanan bireyler varsa bunu mutlaka Erol’a bildirmek ve ondan sonra flört etmeye başlamak durumundalar. Evlendirme oyununun kuralları, disiplini ve gözetimli bakışları bu şekilde oluşuyor. Esra Erol, evliliğe hak veren bir otorite olarak söylemleri idare eder ve yönetimselliğini sağlarken, izin verdiği ilişkiler üzerinden ebeveynlerin disiplinli bakışlarını program dahilinde simüle etmiş oluyor. Bu da oyun içinde adeta bir oyun demek.

Esra Erol’un evlilik programı da, gündelik hayatın gözden kaçırılan ve önemsiz sayılan bir pratiği dahilinde, toplumsal cinsiyetle ilgili tüm dayatmaları gayet uysal bir şekilde bize iletiyor ve itaatkar bedenler olarak bizi gözetliyor.


Programda birbirinden farklı bakma-görme ilişkilerinin mevcudiyeti, söz konusu gözetlemeye dikkat çekiyor. Stüdyoda kenarda duran ve talip bekleyen katılımcılar, birbirine talip olmak üzere sahneye çıkanlara bakan bir konumda; onları sürekli olarak yorumluyorlar. Talibi gelen katılımcı, “bir yorum rica edeceğim” derken, mikrofon hemen yorum çevrelerine uzatılıyor ve “ideal erkek” ve “ideal kadın” üzerine inşa edilmiş tüm steryoptipler tekrarlı bir şekilde söyleme dökülüyor. Bu sayede Foucault’nun tabiriyle, toplumsal cinsiyete, kapitalizme ve toplumda baskı yaratan tüm olgulara dair söylemlerin yönetimselliği sağlanıyor.

Bütün bu süreci bize aktaran kamera ise, seyiciyi bir görme-bakma ilişkisi dahilinde stüdyodaki disipliner görsel rejime dahil ediyor. Nihayetinde seyirci stüdyoyu değil; stüdyo seyirciyi izliyor. Stüdyoya doğrultulduğu düşünülen kamera, aslında seyirciye doğrultulmuş durumda. Evlilik, annelik, babalık, kadınlık, erkeklik vs söylemleriyle her an gözetlenebilir olan seyirci, söyleme dökülen anlamlarla kendisini sınıyor; yanlış birşey varsa onu düzeltmek zorunda hissediyor; doğruysa rahat bir nefes alabiliyor ve kim bilir, kendisi de doğru bir talip olabilmek için mevcut söylem, gözetim ve disiplin oyununun içine dahil olmak üzere telefonla Esra Erol’u arıyor.

Toplumsal cinsiyet, kapitalizm ve patriyarka ekseninde dile dökülen ve yeniden üretilen bütün bu söylemler insanlar için bir mutluluk vaat etmiyor. Aksine, toplumsal cinsiyet eleştirisinde sıklıkla dile getirdiğimiz gibi bireyleri, belirli davranışlarla gerek kadınlıklarını gerekse erkekliklerini belirli bir formatta eyleme geçirmeye ve adeta kanıtlamaya zorladığı için insanlara baskı yapıyor, onlara dayatmalarda bulunuyor ve mutsuz hayatlar yaşamamıza neden oluyor. Tıpkı Esra Erol’u seyreden ve ona katılan bireylerde olduğu gibi.

Bu mutsuzlukla baş etmemiz, öncelikle ona eleştirel yaklaşmaktan geçiyor.

Esra Erol’u Foucault üzerinden okuma çabasında sınıfça yaptığımız gibi...

Jun 25, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under : ,


13 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleşen Soma maden felaketinin ardından bir ayı aşkın bir zaman geçti. Aradan uzun bir zaman geçmemesine rağmen an itibariyle Soma’nın trajik etkileri ülke gündeminden düşmüş gibi gözüküyor. Özellikle yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve açıklanmaya başlanan adaylar ile kamuoyu farklı bir tartışmaya kilitlenmiş durumda.

Soma bir iş cinayetiydi ve iş cinayeti kavramının kamuoyunun dikkatini çekerek, bireylerin söylem alanına girmesi noktasında toplum için önemli bir eşik olmuştu. Rusya ve Hindistan’dan sonra iş cinayetlerinde dünyada üçüncü sırada olan bir ülkede yaşıyoruz. Mevcut istatistikler bile süregiden trajediyi kavramak için başlı başına yeterli. Türkiye, ekonominin küresel aktörleriyle kurduğu birlikteliklerle neoliberal ekonomi politikalarına tamamen entegre olmuş durumda ve bu ekonominin neoliberal ölçütler çerçevesinde büyüdüğünü gösteriyor. Başımızı çevirdiğimiz her yerde yükselen “dev projeler” mevcut büyümenin ihtişamlı göstergeleri olarak dikkat çekiyor. Hükümet, iş cinayetlerini önleme noktasında mevcut yasal düzenlemenin fazlasıyla yeterli olduğunu açıklamıştı. Böyle olduğunu kabul etsek dahi, denetim noktasında aksaklıklar yaşandığı belli. Ekonomik büyüme ile paralel olarak iş cinayetlerinin önlenemeyen devamı, büyümenin niteliğini sorgulamamız için oldukça önemli bir neden. Ekonomist Thomas Piketty’nin yeni yayınlanan “21. Yüzyılda Sermaye” kitabında altını çizdiği gibi, dünyada eşit bölüşümün gerçekleşmemesinden ötürü sermayenin bir kapitalist oligarkın elinde bulunacağı ve sınıfsal ayrımların zirveye çıkacağı bir küresel kriz bizleri bekliyor. Türkiye de bu denklemin dışında değil.

Devamını okumak için: http://muhimhadiseler.org/bir-reality-show-olarak-soma/

Picture retrieved from: http://www.deviantart.com/art/Reality-TV-Show-TLK-90885749

Jun 20, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under : , , ,

My latest piece at Turkey Agenda briefly aims to provide a deeper understanding of the developments and transformations in our contemporary society with reference to Gramscian social and political theory.  
-------
The developments in Turkey’s political, social and economic landscape in the last ten years paved the way for a unique change in societal dynamics in the country. Since the Justice and Democracy Party’s (AK Party) rise to power at 2002 and its consecutive election victories up to present, Turkey has been going through a gradual change in what Gramsci calls “political society”, which points out the advent of the AK Party and their further consolidation of power at government. Particular reconfigurations in political society also triggered an immense change in “civil society” by means of shifting boundaries between different social classes. The course of events necessitates a distinct theoretical approach to be able to grasp the ongoing process in which the AK Party plays a crucial role.  
Please click to read the article in full.
-------

May 28, 2014

Posted by Alparslan Nas |
Please find my recent article published at Turkey Agenda in the following link: 


.......
There are a couple of words in Turkish language which are very difficult to translate into English. One of the words that have been visible in use in recent years is the word “Türkiyeli”. The word Türkiyeli has a different meaning than “Turk” or “being Turkish”; it refers to an individual who is born in Turkey rather than having ethnic ties whatsoever with the predefined notion of Turkishness as an ethnic or national marker. The word Türkiyeli has been uttered by various right wing liberals and left wing democrats in more than last decade to refer to the multiculturalism that embodies the society that we live in. Most importantly, the word points out a new sense of belonging in the society that we need to establish by recognizing all kinds of ethnic, cultural and religious differences as an umbrella category. Just as we are in need for a social contract which would redefine the foundational basis of our society in an egalitarian manner, we need to have a new vocabulary to provide this new existence with the necessary means to manifest itself textually. As the philosopher of deconstruction, Jacques Derrida says, “There is nothing outside of the text”; the word Türkiyeli is yet to be established within the text itself since it stays outside of it.

Please click to read further.

Feb 23, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under : , , ,


Here is the scanned version of my article in Turkish: https://www.academia.edu/6119849/Vatandasi_Gormek_Vatandas_Gorunmek_Medyada_Bir_Gorsel_Vatandaslik_Cozumlemesi

English title: "Seeing the Citizen, Being Seen as the Citizen: An Analysis of Visual Citizenship in the Media"

I've previously presented this paper on some occasions in English and nowadays I'm working on its English version to begin the process of publication. Proceeding through the idea of "visual citizenship" and the visual ways in which one performs his/her citizenship as a process of disciplinary subjectification of individuals, I'm trying to link different perspectives to one another, such as visuality, discipline, disciplinary regimes of seeing and being seen, media discourse and citizenship. In this paper, I'm specifically focussing on the news items about a Brazilian football player, Marco Aurelio's admission to citizenship of Turkey and the debates around this particular event.

Hope to share my article with you in English version soon.

Feb 14, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under :

12 Şubat akşamı “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Şehzade Mustafa, babası Sultan Süleyman’ın emriyle öldürüldü. Tarihte, geçmiş bir zamanda zaten ölmüş olan bir birey, bir de televizyonda öldü. Onun katili televizyon değil, ancak televizüel imaj vasıtasıyla onun ölümü, 450 yılı aşkın bir zaman diliminin ardından televizyon tarafından bilinir kılındı. Cenazesi önümüzdeki hafta Çarşamba günü Star TV’den naklen kaldırılacak. 

Sosyal medyada matem havası hakim.  Bugün Şehzade Mustafa’nın Bursa’daki kabri ziyaretçi akınına uğradı. “Kurtlar Vadisi” dizisinde yaşamını yitiren Süleyman Çakır ve “Aşk-ı Memnu”da intihar eden Bihter ile beraber, televizyon tarihinin ses getiren bir diğer ölümüyle karşı karşıyayız. Ölümün dahi gösteriye dönüştüğü bir kültürde yaşadığını sanan bireyler olarak hakikatten gittikçe uzaklaştıkça, televizyonun büyülü dünyası büyük bir heyecanla karşılıyor bizleri. Gerçek hayattaki mutsuzluklarımız, hayal kırıklıklarımız, yaşamlarımız ve yok oluşlarımız, bir dizi senaryosu kadar etki uyandırmamakta. Her gün en az bir kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, her gün en az bir işçinin iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdiği, yüzlerce ve belki binlerce insanın yoksulluk, yoksunluk veya çeşitli ayrımcılıklar sebebiyle zulüm gördüğü bir ülkede, belki de yaşamın korkunç deneyimlerinden uzak ve güvenli bir hayal evreni sunduğu için sığınıyoruz televizyona: :Belki de zulme karşı direnemeyişimizi, bizim yerimize gerçekleştirdiği için. Bize, bir ilüzyon da olsa bir direnç enerjisi sağladığı için.
...

Yazının devamı Mühim Hadiseler Enstitüsü'nde: http://muhimhadiseler.org/sehzade-mustafanin-olumu-ve-iktidar-elestirisi/

Feb 12, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under :

Hasan Doğru; final oylarının %62’sini aldı ve Türkiye’nin O Sesi oldu. Zonguldaklı, programa şans eseri katılmış bir opera sanatçısı, işsiz, daha doğrusu babasının lokantasında ne iş olursa yapıyor, boş zamanlarında tiyatroyla meşgul oluyor. Arkadaşlarıyla birlikte çalıp söylediği bir müzik grubu var, klasik Batı müziğinin yanı sıra rock müzik’ten hoşlanıyor. Onun sesini duyar duymaz bütün jüri üyeleri onu takımına dahil etmek için kıyasıya bir mücadele veriyor ve o, Gökhan Özoğuz’u seçiyor.

Yazının devamı Mühim Hadiseler Enstitüsü'nde... http://muhimhadiseler.org/o-ses-hasan-dogru-bir-modernlik-nostaljisi/

Feb 11, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under :
Sevgili öğrenciler, 

Bu dönemki “Sociology of Communication” dersimizde, hafta hafta hangi konuların işleneceği ve hangi okumaların yapılacağını belirten "syllabus"a şu adresten ulaşabilirsiniz:


Syllabus'ta yer alan makalelerin bulunduğu ve dönem boyunca okumalar yapacağınız “Course Reader”ı şu linkten indirebilirsiniz:


Ayrıca, course reader okulun karşısındaki fotokopicide de mevcut olup, dileyen arkadaşlar oradan basılı olarak temin edebilirler.

Twitter kullanan arkadaşlar, #SocComm hashtag’inden ders ile ilgili duyuruları takip edebilirler.

Hepinize başarılarla dolu bir dönem diliyorum.

Sevgiler

---

Dear Students,

Please find the syllabus of “Sociology of Communication” class in the following link:


You can download our course reader from the following link:


The course reader is also available at the photocopy store right in front of the campus for anyone to receive hard copies of the scanned material.

The ones who use twitter can follow #SocComm hashtag for announcements regarding the class.

I wish you all a great semester.


All the best

Jan 10, 2014

Posted by Alparslan Nas | File under : , , , , ,

Our article co-authored with Ali Murat Yel entitled "Insight Islamophobia: Governing the Public Visibility of Islamic Lifestyle in Turkey" has been published online before print at European Journal of Cultural Studies, which is available in the following link: http://ecs.sagepub.com/content/early/2014/01/08/1367549413515258.full.pdf+html 

Any comments and critique will be welcome. 

Below is the abstract of the article:


This article engages to a critical discussion of the ways in which public visibility of Islamic lifestyle is governed through the practices within visual culture in Turkey. It is possible to observe that in a society with predominantly Muslim population, the media is dominated by the secularized imagery of everyday life, which is systematically abstracted from Islamic signifiers. Following a Foucauldian theoretical framework, this article shows that visual culture provides the necessary ground for the Kemalist modernization project to legitimize particular drives, which are inherently reproduced by a state of anxiety and fear against Islamic lifestyle. Recent controversies in Turkish context show that Islamophobia should not solely be regarded as a phenomenon, which originated and still operates mainly in the West. Rather, the case of Turkey encourages one to critically negotiate the boundaries of visual culture, which is invested with particular strategies of power that reproduces the images of Islamic lifestyle as undesirable signifiers of culture.

Dec 22, 2013

Publication Name: Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, Temmuz 2013, Cilt 8, Sayı 1, s.116-127 FULL ARTICLE AVAILABLE AT: 

https://www.academia.edu/4975081/Reklamlarda_Genclik_Kimliginin_Kurgulanmasi_Genc_Turkcell_Ornegi 

ÖZET

Bu çalışma Türkiye’nin önde gelen GSM operatörlerinden biri olan Turkcell’in gençlere yönelik hizmetlerini sunduğu “Genç Turkcell” kampanya reklamlarını eleştirel bir üslupla çözümlemeyi hedeflemektedir. Bu amaçla, reklamlarda görsel ve sözel araçlarla inşa edilen söylemlerin, nasıl bir gençlik kimliğine işaret ettiği ortaya konacaktır. Reklamlarda gençlerin, çekici bir düzensizlik halinde yaşadıklarını, üniversite kampüsünde ve gece kulüplerinde eğlendiklerini, rock müzik dinlediklerini, ailelerinden ayrı bağımsız bir yaşam tarzına sahip olduklarını gözlemlemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında reklamlarda kurgulanan gençlik kimliğininin, Türkiye’deki gençlerin ayrıcalıklı bir kesmini temsil ettiği tespit edilmektedir. “Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı” SETA tarafından 2012 Mart ayında yayınlanan “Türkiye’nin Gençlik Profili” araştırmasına referansla bu çalışma, Genç Turkcell reklamlarındaki gençlik kimliğinin, gençliğin büyük çoğunluğunu dışarıda bıraktığı sonucuna ulaşmaktadır. Psikanalitik açıdan bakıldığında reklamların, eksiklik, arzu ve “ayna evresi” dahilinde izleyici gençlere bir seyir deneyimi yaşattığını belirtmek mümkündür. Tüketimin sembolik boyutlarla işlevselleştiği bu durumda reklamı seyreden genç kişinin, kendisinden çok daha iyi hayatlar yaşayan gençlik imajıyla özdeşleşerek, bir ayna evresi dahilinde markaya yönelik bir arzu rejimini harekete geçirmesi öngörülür. Sonuç olarak Judith Williamson, Louis Althusser, Jacques Lacan ve Slavoj Žižek gibi düşünürlere atıfla bu çalışma, Genç Turkcell reklamlarının, belirli bir gençlik ideolojisini yeniden üreten bir “rüya imgesi” işlevi gördüğünü vurgulamaktadır."

ABSTRACT

"CONSTRUCTION OF YOUTH IDENTITY IN ADVERTISEMENTS: THE CASE STUDY OF “GENÇ TURKCELL”

This article engages to critical analyses of “Genc Turkcell” (Youth Turkcell) advertisements by Turkey’s one of the leading GSM companies Turkcell. It points at the ways in which particular discourses constitute certain youth identity. Advertisements represent youth as having desirable lives, listening to rock music, living apart from their families, spending most of their time in pubs and university campuses. Advertisements don’t necessarily refer to the lives of youth who sustain their lives in conditions of deprivation. Referring to NGO research with the title “Turkey’s Youth Profile”, this paper argues that youth identity by Genc Turkcell reflects the minority among youth in Turkey. From psychoanalytical point of view, advertising aims to inform audience about their lacks regarding their youth, thus invokes desire to fullfill lacks by consumption. With advertisements, audience are exposed to a state of mind which Lacan calls “mirror stage”, characterized by particular ego formation by transition to “symbolic” from the “imaginary” register. In conclusion, referring to theories of Judith Williamson, Louis Althusser, Jacques Lacan and Slavoj Žižek, this paper shows that advertisements are ideologically coded as “dream images”, by which youth audience can exercise certain regime of desire; seeing the lives of the privilaged other. --------------

Dec 10, 2013

Posted by Alparslan Nas |
Sevgili arkadaslar, ders ile ilgili duyurulari e-mail olarak size ulastirmanin yani sira, buradan da paylasiyorum: 

Bildiginiz gibi donemin ikinci yarisindan itibaren response paper'lar yaziyoruz. Bu hafta dahil olmak uzere toplam 3 adet paper yazildi. Her hafta course reader'da yer alan okumalar uzerinden toplam 5 adet response paper final sinavinizin yerine gececek (her biri 20 puan).

Bununla birlikte, asagida siralanan bazi onemli noktalara da dikkatinizi cekmek istiyoruz:

- Gecmis haftalardan eksik paper'i olan arkadaslar, bu paper'larini yazarak en gec 17.12.2013 (onumuzdeki hafta Sali) tarihine kadar bana gonderebilirler. Bu tarihten sonra gecmise donuk gonderilen paper'lar dikkate alinmayacak ve 0 olarak notlandirilacaktir.

- Paper'larinizi dersten once gondermeniz gerekiyor. Onumuzdeki hafta dahil olmak uzere, 4. ve 5. paper'larini geç gonderen arkadaslarin odevleri 20 degil, 10 puan uzerinden degerlendirilecektir. Bu yuzden paper'lari zamaninda gondermenizi tavsiye ediyoruz.

- Halen daha course reader'a sahip olmayan ogrenciler varsa, http://yadi.sk/d/Unr7nW8sCCYZQ linkinden indirebilir.

Bu donem hep birlikte yurutmus oldugumuz #Com305 dersimize katki ve paylasimlariyla emegi gecen herkese tesekkur ediyoruz. Kalan 3 haftada da bu dersten hep birlikte keyif almaya devam edecegimizi umuyoruz.

Notlar, dersle ilgili prensipler meselesi sıkıcı konular olmakla birlikte, yukarida siralanan hususlara dikkat edeceginizi temenni ediyoruz :)

Sevgilerle

Nov 7, 2013

Posted by Alparslan Nas | File under : , ,
Published at openDemocracy.

Alparslan Nas

Turkey is on a journey beyond AKP patriarchy, “Aleviphobia”, and those social classes opposed to the AKP who have their own totalitarian tendencies, who call for a restoration of the first republic. We have to show that a “third way” centered on libertarian and democratic politics, is possible.
The Justice and Development Party’s (AKP) “democratization package” was announced by Prime Minister Recep Tayyip Erdogan on Monday, October 1. The package offers various improvements regarding the rights of non-Muslim minorities, subordinated groups and Kurds as well as readjustments of ongoing state-society relations. Erdogan claimed that this historically important  package will not be a “final point” in the country’s journey towards democracy and that it is open to revision.
Since May 31 when the “Gezi resistance” began, the existing paradigms of social relations in Turkey have been controversially mutating. Individuals who attached their political subjectivities to Gezi in varying ways claim to have launched a “resistance” against the “authoritarian” tendencies of the AKP in general and Prime Minister Erdogan in particular. Many groups called for a collective mobilization against the government for the overthrow of the existing political status quo, turning to a “Gezi spirit” expressing a yearning for some kind of  “revolution”.
A huge variety of groups including Turkish nationalists, far-right extremists, leftists, secularists and anti-capitalist Muslims gathered under the heading of this “Gezi spirit”. The following months witnessed the attempts to mobilize the masses for an organized uprising against the AKP, which seems to have failed. As previously argued in my piece on the agents of resistance at Gezi Park, one of the reasons for this failure is the gulf between these activists and the more underprivileged, lower classes of society. As sociologist Caglar Keyder alsopoints out, Gezi announces the emergence of a newly visible “new middle class” with a distinct sense of society, individuality and the world; a generation which inherits its social-cultural capital from previous generations with middle/upper-middle class, secular and Kemalist roots.
Yet what may not have been expected by this new middle class after the Gezi resistance was that the AKP would embrace their own “revolutionary” paradigm for reshaping social and political dynamics in Turkey. Just one month into the events of the Gezi resistance, AKP headquarters published a book entitled The Silent Revolution (Sessiz Devrim), to be distributed not publicly but to the party’s organizations throughout the country.
The book cites the policies undertaken by the AKP for the last 11 years, focusing particularly on their struggle with the military establishment leading to a radical transformation of centre-periphery relations, as well as the reform of healthcare to create greater social equality and all sorts of social policy aimed at raising the level of welfare among the middle classes and the suburban poor.
Several AKP deputies had already claimed that the AKP’s policies constituted a “silent revolution” (a concept drawing on Gramscian analysis of hegemony and ‘passive revolution’). But these claims that a revolution is under way had not been heard since the 2011 general elections. Since then there has been unremitting criticism of the authoritarianism of the AKP.
The Gezi resistance has undoubtedly triggered the AKP’s ambition to be seen once again to embrace democratic policies and radical reforms. Therefore, the Gezi resistance must claim to have been successful in two regards: first, ecologically, in saving the green space in Gezi Park from the fate of being replaced by a shopping mall; and second, by forcing the AKP to take the bold steps towards democratization, announced last Monday.

Transforming language

The democratization package includes minor yet revolutionary steps towards democratization since it aims to go beyond the “taboos” set forth by the official republican ideology, inscribed in the foundational mission statement of the Turkish nation-state. Primary school students are no longer obliged to read the “Student Oath” every morning which goes as follows:
“I am a Turk, honest and hardworking. My principle is ... to love my homeland and my nation more than my essence. ... Oh Great Atatürk ! On the path that you have paved, I swear to walk incessantly toward the aims that you have set. My existence shall be dedicated to the Turkish existence. How happy is the one who says "I am a Turk !”
This nationalist and militarist narrative was a special obstacle for students of different ethnic backgrounds such as Kurds, Circassians, and Arabs, since it was designed to turn them into the obedient subjects of the nation-state, ready to sacrifice himself/herself for the Turkish race and Ataturk, the founder of the nation-state.
Complementary to the abolition of the oath, private institutions are now allowed to facilitate education in various mother tongues. Since the language of education was entirely confined to Turkish, this particular step has an historic importance in going beyond the taboos of the nation-state. The letters W-Q-X which belong to the Kurdish alphabet, for example, were prohibited by the state, which ordered the strict use of Turkish alphabet. Under these linguistic reforms, for instance, Kurdish parents will be able to name their children as they wish.
This transformation of “language” also restores the original names in the Kurdish and Armenian language banned under republican ideology of the villages and towns in Turkey. But permitting “state institutions” to undertake primary and high school education in different mother tongues is still missing from the current democratization package. The necessary adjustments have yet to be made in the constitutional law to reform the whole education system along multi-ethnic lines.

Emancipating the public space

From the time it was formed, the AKP has received immense public support for tackling the politics of the headscarf ban in Turkey. Women who wear headscarves, due to the “militant laicism” inherent in the foundational principles of the official ideology, were not allowed to work in public offices including universities, which entailed thousands of cases of human rights violations. The democratization package offers steps to be taken against such human rights violations and allows women to work in public institutions in their headscarves. Excepted from this reform, however, are those who work as judges, prosecutors, police officers and members of the army. The AKP has failed to offer a total abolition of the ban by leaving these important public institutions out of the headscarf reform.
“Hate speech” and “hate crimes” have been brought into this legislation, with judicial measures to be taken against individuals who discriminate against a person or a group of people for their ethnicity, religious beliefs and lifestyles. Yet the reform act does not mention “women” and “LGBTT” individuals amongst the groups suffering from discrimination on the basis of gender and sexual orientation. Here the criticism of the conservative AKP for being inherently “patriarchal” has been vocal. The law however, will hopefully be useful for the discrimination against women and LGBTT individuals in due course. For now it is up to civil society to form pressure groups so that the legal adjustments can be made on behalf of all underprivileged social classes; Muslim women wearing headscarves, women experiencing male violence, LGBTT individuals oppressed for their sexual orientation, Kurds, Armenians, Alevis and other ethnic/religious groups, who have been victims of discrimination and repression.
The democratization package also includes several reform acts for non-Muslim minorities. The lands of the “Mor Gabriel Monastery” will be returned to the Syriac Christian community foundation. An educational institution dedicated to the language and culture of the “Roma people” has been founded to begin to deal with their problems. While these are necessary steps towards democratization in terms of the rights of minorities, “The Halki Seminary”, which was the main school of theology of Eastern Orthodox Church's Ecumenical Patriarchate of Constantinople, still remains banned from the list of religious facilities. The high expectations on the part of non-Muslims and democrats for the abolition of this ban led to huge disappointment. Erdogan, who during his declaration of the democratization package asserted that, “the rights of people cannot be subjected to any kinds of negotiation”, contradicts himself when the AKP waits for a response from Greek authorities to opening of a mosque in Athens, before they make any attempt to recognise the Halki Seminary. The opening of the Halki Seminary could have facilitated a dialogue between religions and paved the way for Orthodox Christians in Turkey to educate their religious staff; which could only further democratization. The opening of Halki Seminary is an important benchmark for the state’s ability to transform itself from the “militant laicism” which aims to oppress religious multiplicity in the public space, to an Anglo-Saxon type of secularism, in which the state apparatus guarantees citizens’ rights to religious expression and freedom.
There was a further huge disappointment for the Alevi people who were completely left out of the democratization package. Alevism has historically been left out of the official discourse and considered in opposition to the Sunni sect of Islam. Alevis traditionally worship in places called “Cemevi”, different from the mosques of other Islamic sects. Alevis still have no official permission for opening Cemevi in their neighbourhoods, which are not “officially” recognized as places of worship by the Presidency of Religious Affairs. Additionally since Alevi people do not feast during Ramadan, they face various kinds of discrimination in public space as they are considered “heretics” who have fallen away from Islam.
The cultural and state-based discrimination of the Alevi people should have been on the agenda for the democratization package to prevent their further alienation. The only step taken was the change of the name of Nevsehir University into “Haji Bektash Veli” University; named after an influential Alevi mystic and philosopher from the 13th century. Though this particular step seems thinly “symbolic” at best, the AKP deputies declare that they will be announcing another democratization package for the Alevi people soon. The Alevis constitute a large population who in general do not vote AKP, and so far this democratization package offers nothing which suggests that the AKP is attempting to win over this significant slice of the other “50%” of non-AKP supporters.

“Yes, but not enough”

Several groups associated with the “Gezi spirit”, especially the nationalist-Kemalists, have been furiously protesting against this package of measures. Rather than considering the headscarf reform as a step towards equal participation in the public sphere and freedom of lifestyle, Kemalist groups who are dedicated to the official ideology of the Turkish nation-state protest against the permitting of headscarves into public offices, and argue that this is part of a concerted AKP effort to convert the country into an Islamic state. The leaders of opposition parties such as the Nationalist Movement Party (MHP) and Republican People’s Party (CHP) have protested against the abolition of the “student oath”, claiming that the AKP aims with this move to eliminate republican-nationalist ideals. The reform acts towards Kurdish language and other ethnic-groups have met similar protests by these oppositional groups.
Constructing this particular paranoia, by carefully aiming to consolidate the taboo subjects of the official ideology, the parties in opposition and their supporters are indeed reacting directly against the “Gezi spirit”, which waslibertarian in form and content. The AKP’s embrace of their ‘silent revolution’ in the name of democracy has once again exposed and wrong-footed those social classes who resist change and resent the gradual transformation of the status of various underprivileged groups in society. It also shows us that the “Gezi spirit” was heterogeneous and that not every participant was motivated by the impulse to transform the relations of subordination and oppression in Turkey. Some were rather motivated by reaction against the AKP, who had already taken some bold steps towards Turkey’s democratization.
On previous occasions, the Turkish people have declared,“Yes, but not enough”, regarding AKP reforms, and once again it is clear that this package includes minor yet important steps for democratization. These steps should not be regarded as a “gift” from the AKP or Erdogan to our society; they rather point to the success of our civil society in putting pressure on the AKP to democratize the country. They have been forced to take on the totalitarian tendencies of those social classes who internalize and would like to legitimize the structures of discrimination and domination, reproducing the nationalist, militant-laicist and militarist motives of the official ideology. The opposition parties representative of such classes constitute a hegemonic bloc which strictly supports “the first republic”, when what we need is to extend the scope of democratization with a critical approach capable of ushering in what is nowadays referred to as “the second republic”.
The word “revolution” is frequently used to describe this transition from the totalitarian discourses of the nation-state towards a multicultural society which truly respects each other’s differences. Considering the attempts by the opposition parties who insistently oppose democratization, we need the active participation of a civil society that is motivated by an anti-militarist, multi-culturalist and libertarian vision, to oversee the emergence of a democratization process that can be practiced on a sustainable basis.
The active participation of civil society will be key to Turkey’s progress towards an “open society” in forming successive pressure groups that will continue to impel the AKP into further democratic advance. But in dealing with a wide range of social taboos, we have a long way to go, on a journey which takes us safely far beyond AKP patriarchy, “Aleviphobia”, and those social classes opposed to the AKP who have their own totalitarian tendencies, who are calling for the restoration of the first republic. All we have to do, however, is to show that a “third way” centered on libertarian and democratic politics, is possible.

Mar 30, 2013




"Democracy-to-Come: Small Is Beautiful"

Ali Murat Yel & Alparslan Nas. "Demokrasinin Geleceği O Gün", Star Açık Görüş, 24.03.2013

Demokrasi düşüncesini, çoğunluğun siyasal temsil kabiliyetiyle devlet aygıtına egemenliği olarak değil, azınlığın mümkün olduğunca sesini ön plana çıkarabilen ve egemen toplumsal sınıflar tarafından ikna edici biçimde duyulmasını sağlayan bir doğrultuda etkin kılmalıyız.
Günümüzde demokrasi söyleminin varmış olduğu nokta, toplumların kaderini belirleyici bir konuma sahiptir. “Özgürlük”, “insan hakları” ve “açık toplum” gibi, iyi ve güzel olan ne varsa hep onunla bağdaştırılmakta ve sanki demokrasi olmazsa hayatın bir anlamı olmayacak kanısı herkese hâkim olmaktadır. Adına savaşlar yapılmakta, ülkeler ona sahip olup olmadıklarına göre derecelendirilmekte ve demokrasi, eksik olduğu düşünülen ülkelere ihraç edilmeye çalışılmaktadır. Hatta demokrasi adına devrimler yapılarak, adeta tarihin sonunun geldiğine olan inanış yaygınlaşmaktadır. Jacques Derrida’nın ifadesiyle “gelecek demokrasi” (democracy to come), ucu sonsuza dayanan bir “vaat” olarak bilinmeyen bir geleceğe açılırken, demokrasi sözünün içeriği, onun vaat ettikleri karşısında gölgede kalmaktadır.
Jean Baudrillard, 1982 senesinde yazmış olduğu bir makalesinde, postmodern dönemeçte kitlelerin giderek daha edilgen hale gelerek, “sessiz yığınlar” oluşturduğunu anlatmaktadır. Baudrillard’a göre kültürün pasif katılımcıları olarak gittikçe sessizleşen kitleler, aynı zamanda direncin imkânsızlaştığı “toplumsalın sonu”nun geldiğini işaret etmektedir. Baudrillard’ın düşüncesi, tüketim toplumunun insanlık deneyiminde yaratmış olduğu ‘simülasyon’ evrenleri neticesinde hakikatten uzaklaşma olgusundan hareketle, sessiz yığınların ortaya çıkışını eleştirel olarak ele alma noktasında oldukça faydalıdır. Buna rağmen, toplumsalın sonunun geldiği tespitinin de eleştirel bir bakışı gerektirdiği bir gerçektir. Günümüz dünyası, sessiz yığınların, ses çıkarabilenlerden ve söz konusu sessizleşmeyi yönetenlerden ayırt edildiği yeni bir toplumsallığı meydana getirmiştir. Toplumsalın sonu, aslında egemen sınıfların yönettiği yeni bir toplumsallık sürecine de işaret ederken, toplumsal mühendislik projeleri hedefleyen ‘büyük’ anlatılar giderek kuvvetlenmiştir.
Büyük anlatıların sonu...
Bahsedilen sürece tezat oluşturacak biçimde, demokrasi sözü, belki de geçmişte başka hiçbir dönemde rastlanmadığı kadar sık telaffuz edilir olmuştur. Ülkemizden yola çıkacak olursak, Kemalist modernleşme projesi, 1980’lerin ikinci yarısıyla birlikte güç kaybederken Türkiye, “Batılı görünme” uğruna dışlamış olduğu taşralı sessiz yığınlarla yüzleşmeye başlamıştır. Bir yanda askeri darbenin travmatik etkilerini yaşayan toplum, diğer yanda liberalleşme süreciyle nispeten özgürlükçü bir ortama kavuşmuştur. 1990’lı yıllarla birlikte dinî, etnik, kültürel ve cinsel aidiyet ve kimliklerini, bir özgürleşme söylemi dâhilinde savunarak hareketlenen sessiz yığınlar, kamusal alandaki görünürlüklerini artırmayı başarmıştır. Buna rağmen, Türkiye’nin son 30 senesi, giderek yaygınlaşan demokrasi söylemine rağmen, ölümlerin, kayıpların, acı, incinme ve hatta travmaların da yoğun şekilde yaşandığı bir dönem olmuştur. Her ne kadar askerî vesayetin gerilemesi ve seçimlerle işbaşına gelen sivil yöneticilerin devamlılığının sağlanması noktasında, son 10 sene içerisinde önemli adımlar atılmış olsa da, toplumsal alanda özellikle azınlıkları hedef alan ötekileştirici söylemlere meşru bir alan açan büyük anlatıların halen etkin olduğu da göze çarpan bir gerçektir.
Bu noktada ‘azınlık’ sözünü kullanırken bu ifadeyi, herhangi bir toplumsal grubun yalnızca ‘sayısal’ olarak genele kıyasla azınlığı meydana getirmesi yönünde ele almadığımızı hatırlatalım. Bu açıdan bakıldığında azınlık ifadesini, sayısal ölçütlerden ziyade, miktarı ve genele oranı ne olursa olsun, belirli bir toplumsal grubun yaşamakta olduğu dışlanma mekanizmalarına dikkat çekmek için önemli buluyoruz. Ülkemizde ciddi bir çoğunluğu oluşturan ve ‘örtünmeyi’ kendisine bir yaşam tarzı olarak kabul etmiş kadınlar, halen belirli dışlanma süreçlerini bizzat tecrübe etmektedirler. Son dönemde İslami yaşam tarzına sahip kadınların yüksek sesle dile getirmiş oldukları bu mağduriyet, mütehakkim bir modernleşme projesinin halen yürürlükte olan etkinliğiyle açıklanabileceği gibi, genel manada erkek-egemen toplumsallığımızla da ilgilidir. 
Yaşam tarzı ve cazibe odakları
Vurgulanan manada ‘azınlık’ olarak değerlendirilebilecek diğer toplumsal sınıflara bakılacak olursa, çeşitli etnik ve dinî yaşam tarzlarına sahip olan kitlelerin, toplumu birleştirip bütünleştirdiğini, zenginleştirdiğini ve ilerlemeye yön verdiğini iddia eden büyük söylemlerin uyguladığı “sembolik şiddet” karşısında savunmasız oldukları aşikârdır. Söz konusu büyük söylemler, tüketim toplumu, ulus-devlet ve erkek-egemenliği ekseninde eylem alanı bulmaktadır. Ülkemizde son yıllarda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün görünürlüğü artarken, sembolik açıdan önem arz eden bu günden ‘emekçi’ adı çıkarılmakta, 8 Mart ticari kurumların bir pazarlama aracı olarak işlev kazanmaktadır. Ayrıcalıklı toplumsal sınıflara mensup kadınlar, bu günü çeşitli aktivitelerle kutlarken, onların etkinlik ve yaşam alanlarını hazırlayan yoksul kadınların sesi, neredeyse hiç duyulmamaktadır. Medya ve popüler kültür dâhilinde, her sene daha yüksekten çıkan bir sesle “kadına şiddete son” denir ve şöhretli kadınlara yapılan makyajlarla şiddet görüntüleri estetik bir halde kitlelere sunulurken, kadına yönelik şiddetin azalmadığı, aksine arttığı gözlemlenmektedir. Toplumda “normal” olarak kabul edilen cinsiyet ilişkilerine karşın, farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler, her ne kadar sivil toplum alanında örgütlenseler de, giderek yaygınlaşan demokrasi söyleminde kendilerine henüz yer bulamamaktadırlar. Yerli İslamofobi görsel kültürde etkinliğini göstermekte, İslami yaşam tarzına sahip bireyler, modernleşme projesinin ötekileştirdiği sessiz yığınları oluşturmaya devam etmektedirler. Medyadaki görsellerin ve televizyon dizilerinin sunmakta olduğu farklı etnik, dinî ve toplumsal cinsiyet belirten göstergelerden arınmış, üst-sınıf, seküler ve ‘cazibe’ atfedilen yaşam tarzları karşısında sessiz yığınlar, temsil edilmezlikleriyle mevcut bulunmaktadırlar. Diğer yandan, son yıllarda ekonomik sermaye edinerek sınıf atlayan dini ve muhafazakâr yaşam tarzına sahip olan bireyler ile aynı yaşam tarzına sahip yoksul kesimler arasında giderek artan uçurum, İslam’ın kamusal görünürlüğünde sınıf eksenli bir farklılaşmayı ortaya çıkarmakta ve toplumda yeni ötekileşme eksenleri meydana getirmektedir.
İçinde bulunduğumuz dönemde “Kürt sorunu” veya “terör sorunu” olarak anılan meselenin çözümü noktasında atılan adımlar da, büyük anlatılar tarafından ötekileştirilen bir azınlıkla olan ilişkilerin normalleşmesi sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Gerek devlet ile toplum arasında, gerekse toplumun kendi içerisinde belirli dışlanma mekanizmalarını yöneten hiyerarşik yapıların çözülmesi gerekmektedir. Bu sürecin başarıya ulaşmasıyla beraber etkisini hissettirecek olan barış ortamı, toplumsal hiyerarşinin alt kesimlerinde yer alan sınıfların da özgürleşmesi yönünde bir umut ışığı doğuracaktır. Büyük ve tam bir ‘biz’ oluşturmaya yönelik iktidar hırsı ile ‘öteki’ olanı alt etme güdüsü, söz konusu umudun yerini karamsarlığa bırakması noktasında tehdit teşkil edebilecek en önemli etkendir. Ötekinin saldırganlaşıp, ‘biz’ olmaya yönelmesi, toplumda yeni mağduriyet eksenlerinin ortaya çıkmasına ve bir zamanlar, ötekinin mağduriyetine sebebiyet veren ulus-devletin büyük anlatılarıyla taşınan motiflerin yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Bu açıdan bakıldığında demokrasi, halen daha gelecek bir vaadin adı gibi görünmektedir. 
İşte bu noktada, demokrasi düşüncesini, çoğunluğun siyasal temsil kabiliyetiyle devlet aygıtına egemenliği olarak değil, azınlığın mümkün olduğunca sesini ön plana çıkarabilen ve egemen toplumsal sınıflar tarafından ikna edici bir biçimde duyulmasını sağlayan bir doğrultuda etkin kılmamız gerekmektedir. 1973 senesinde yazmış olduğu “Küçük Güzeldir” adlı kitabında E. F. Schumaher, iktidar hırsının insanlar arası ilişkilere içkin bir eğilim olduğunu anlatmakta ve insanlığın gelmiş olduğu durumu eleştirel bir üslupla ele almaktadır. Schumaher’in eserini kaleme aldığı 1970’li yıllarda, İkinci Dünya Savaşı’nın karamsarlığından çıkılmaya başlanmış, 1968 öğrenci hareketlerinin ardından ‘devrim’ umudu yitmeye yüz tutmuştu. Dünyayı değiştiremeyeceğine kani olan kitleler, Baudrillard’ın tabiriyle “sessiz yığınlara” dönüşmüş, tüketim kültürlerinin pasif katılımcıları olarak yaşamlarını anlamlandırmaya başlamışlardı. Dünya, zenginleşme şiarı ve iktidar hırsıyla gittikçe kitlesel üretim ve tüketime yönelirken, ulus-devletler de etkinlik alanlarını pekiştirmişti. Özgürleşme hareketlerine karşı tepki olarak etnik, dinî, cinsel ve sınıfsal açılardan azınlıkları dışlayan ve onları, büyük ve bütün bir kitlenin parçası haline getirmeyi amaçlayan büyük projeler güç kazanmıştı. 
Küçük güzeldir, her zaman
Schumaher’e göre, aydınlanma düşüncesinden günümüze dek, insanlığı geliştirme hedefi güden, ekonomik, toplumsal ve siyasal eksenli bütün büyük anlatılar aslında insanlığı yok oluşa doğru götürmektedir. Toplumu tam ve eksiksiz bir bütün olarak daha iyiye götürmeyi hedefleyen güç istenci belirli bir iktidar alanında konumlanırken, gücünü üzerinde uygulayacağı bir ‘öteki’ yaratmıştır. Toplumda etkin olan bütün fobiler, ‘büyük’ olanın, ‘küçük’ olanı yok edici çabasının meşru kılınmış olduğu pratiklerden kaynaklanmaktadır. Toplumsal farklılaşmaları belirsiz kılarak, bölünmez bir bütün halinde ilerleme söylemindeki her adım, aslında çatışma alanlarını çoğaltmakta ve dünyayı felakete doğru sürüklemektedir. Schumaher’in, iktidara, ‘büyük’ ve güçlü olana değil, ‘küçük’ ve azınlık olana ihtiyaç duyduğumuzu öngören düşüncesi, kurtarıcı bir görev üstlenmekte ve günümüzde, bir türlü gelemeyen ‘demokrasi’ fikrini de yeniden ele almamız için uygun bir zemin hazırlamaktadır.
Ülkemizde, erken Cumhuriyet döneminde ortaya atılan “muasır medeniyetler”den, günümüzdeki “ileri demokrasi” söylemine dek, sonlanmak bitmeyen bir vaat içerisinde, demokrasinin geleceği “o günü” beklemekteyiz. “Gelecek demokrasi”, küçük ve sessiz yığınların sesiyle şekillenerek, büyük anlatılara ve dolayısıyla “toplumsalın sonu”na bir son verebilecektir. Ancak bu sayede içinde bulunduğumuz karamsarlıktan bir umut ışığı doğabilir; çünkü “küçük güzeldir”; çünkü “gelecek demokrasi”, hiç bitmeyen bir vaat olarak, ancak ve ancak küçük olanın güzelliğiyle insanlığı, bekleyen muhtemel bir yok oluştan kurtarabilir.